Ana Sayfa Blog Sayfa 5

Çanakkale Geçilmez: Destanın 110. Yıl Dönümü

0

18 Mart 1915… Türk tarihinin altın sayfalarından biri. Çanakkale Savaşları, yalnızca bir savaş değil, bir milletin bağımsızlık ve vatan sevgisi uğruna gösterdiği büyük bir direnişin sembolüdür. Birinci Dünya Savaşı’nın en kritik cephelerinden biri olan Çanakkale, tarihin akışını değiştiren kahramanlık destanlarıyla doludur.

Çanakkale Savaşları Neden Yapıldı?

Çanakkale Cephesi, I. Dünya Savaşı’nda Osmanlı Devleti ile İtilaf Devletleri arasında yaşanan en önemli savaşlardan biridir. İngiltere ve Fransa, Osmanlı’nın başkenti İstanbul’u eleCanakkale geçirmek, Rusya’ya güvenli bir ikmal hattı açmak ve Osmanlı Devleti’ni savaş dışı bırakmak amacıyla Çanakkale Boğazı’nı geçmeye karar verdi. Ancak, karşılarında tarihin gördüğü en büyük savunma ruhuyla donanmış bir ordu buldular.

18 Mart 1915: Deniz Zaferi

İtilaf Devletleri, 18 Mart 1915’te güçlü donanmalarıyla Çanakkale Boğazı’nı geçmek için büyük bir saldırı başlattı. Ancak Osmanlı topçularının direnişi ve boğaza döşenen mayınlar, düşman gemilerine büyük kayıplar verdirdi. Nusret Mayın Gemisi’nin önceden döşediği mayınlar, savaşın kaderini değiştirdi ve İtilaf Devletleri ağır yenilgi aldı. Bunun üzerine düşman kuvvetleri, kara savaşlarına yönelmek zorunda kaldı.

Kara Muharebeleri: Destansı Savunma

25 Nisan 1915’te Gelibolu Yarımadası’na çıkarma yapan İtilaf kuvvetleri, Osmanlı ordusunun güçlü direnişiyle karşılaştı. Siper savaşları boyunca, Conkbayırı, Anafartalar, Arıburnu ve Seddülbahir’de büyük çatışmalar yaşandı. Mustafa Kemal Atatürk’ün “Ben size taarruzu değil, ölmeyi emrediyorum.” sözü, Türk askerinin Çanakkale’deki kararlılığını ve fedakarlığını en iyi anlatan ifadelerdendir.

Türk askerinin cesareti ve azmi karşısında ilerleyemeyen İtilaf Devletleri, Aralık 1915’te geri çekilmek zorunda kaldı. Böylece Çanakkale Zaferi, Osmanlı Devleti’nin I. Dünya Savaşı’ndaki en büyük başarılarından biri oldu.

Çanakkale Ruhunu Unutmamak

Çanakkale Zaferi, sadece bir askeri başarı değil, aynı zamanda Türk milletinin bağımsızlık uğruna verdiği mücadelenin en büyük göstergelerinden biridir. Binlerce şehidimizin kanıyla yazılan bu destan, Türkiye Cumhuriyeti’nin kuruluşuna giden yolu açmış ve milli birlik ruhunu güçlendirmiştir.

Bugün, Çanakkale Zaferi’nin 110. yıl dönümünü anarken, vatanı uğruna canını feda eden tüm şehitlerimizi rahmet ve minnetle anıyoruz. “Çanakkale Geçilmez” sözünü tarihe kazıyan bu büyük kahramanlara saygıyla…

Bertolt Brecht

0

Bertolt Brecht: Tiyatronun Devrimcisi ve Epik Tiyatronun Babası

Eğer tiyatro denildiğinde aklınıza dramatik sahneler, gözyaşı ve duygu yoğunluğu geliyorsa, Bertolt Brecht sizi biraz şaşırtabilir! 20. yüzyılın en büyük oyun yazarlarından biri olan Brecht, izleyiciyi koltuğuna mıhlamak yerine, düşündürmeyi tercih eden bir sanat anlayışıyla tiyatro dünyasında devrim yaptı. Epik tiyatronun öncüsü olarak bilinen Brecht, izleyicinin sahneye kaptırılıp gitmesini değil, olayları sorgulamasını ve eleştirel bir bakış açısıyla değerlendirmesini istedi. Peki, bu dahinin hikâyesi nasıl başladı?

Augsburg’dan Berlin’e: Brecht’in Sanat Yolculuğu

Bertolt Brecht, 10 Şubat 1898’de Almanya’nın Augsburg kentinde doğdu. Genç yaşlarından itibaren edebiyata ilgi duyan Brecht, Birinci Dünya Savaşı sırasında tıp eğitimi alırken bir yandan da oyunlar yazmaya başladı. Ancak kısa sürede asıl tutkusunun tiyatro olduğunu fark etti ve Berlin’in kültürel atmosferine kendini bıraktı.

Berlin’de adını duyurması çok uzun sürmedi. Sıradan tiyatro anlayışını reddeden Brecht, izleyicinin sahnedeki karakterlere duygusal bağ kurmasını önlemek için “yabancılaştırma efekti” (Verfremdungseffekt) adı verilen bir teknik geliştirdi. Böylece seyircinin hikâyeye dalıp gitmesi yerine, olayları sorgulaması amaçlandı.

Brecht’in En Meşhur Eserleri

Brecht’in eserleri sıradan oyunlardan çok daha fazlasıdır. “Üç Kuruşluk Opera” (1928), “Sezuan’ın İyi İnsanı” (1941), “Cesaret Ana ve Çocukları” (1941) ve “Galileo’nun Yaşamı” (1943) gibi eserlerinde savaş, kapitalizm, toplumsal adaletsizlik ve insan doğası gibi derin konular işlenir. Ancak bunları izlerken gözyaşlarına boğulmayı beklemeyin; Brecht’in amacı sizi düşündürmek!

Sürgün Yılları ve Berliner Ensemble

Brecht’in politik duruşu ve eleştirel bakış açısı, onu Nazi Almanya’sında tehlikeli biri haline getirdi. Bu yüzden 15 yıl boyunca sürgün hayatı yaşadı. Ancak 1949’da Doğu Almanya’ya dönerek Berlin’de “Berliner Ensemble” tiyatrosunu kurdu ve epik tiyatro anlayışını sahneye taşımaya devam etti.

Brecht’in Mirası

14 Ağustos 1956’da hayata veda eden Brecht, tiyatro sanatını kökten değiştiren isimlerden biri olarak anılmaya devam ediyor. Günümüzde hâlâ oyunları sahneleniyor, tiyatro öğrencileri onun tekniklerini öğreniyor ve dünya sahnelerinde fikirleri yaşamaya devam ediyor.

Tüm bunların yanında Brecht’in şiirleri de insanda derin etkiler bırakmaktadır. Okumuş Bir İşçi Soruyor, İyi Adama Bir İki Soru, Ya Hep Beraber Ya Hiç Birimiz, Yardım Etmek Ya Da Zor Kullanmak, Tahterevalli gibi şiir/oyun eserleri, okuyucularının en beğendikleri eserler olarak karşımıza çıkmaktadır.

Tahterevalli

İyice görüyorum artık düzeni.

Orada, bir avuç insan oturuyor yukarıda,

aşağıda da bir çok kişi.

Ve bağırıyor yukardakiler aşağıya:

“Çıkın buraya gelin ki,

hepimiz olalım yukarıda.”

Ama iyice gözlediğinde görüyorsun,

neyin saklı olduğunu

yukardakilerle, aşağıdakiler arasında.

Bir yol gibi gözüküyor ilk bakışta.

Yol değil ama.

Bir tahta bu.

Ve şimdi görüyorsun açıkça;

Bu bir tahterevalli tahtası.

Bütün düzen bir tahterevalli aslında.

İki ucu birbirine bağımlı.

Yukardakiler durabiliyorlar orada,

sırf ötekiler durduğundan aşağıda.

Ve ancak;

aşağıdakiler, aşağıda oturduğu sürece

kalabilirler orada.

Yukarıda olamazlar çünkü,

ötekiler yerlerini bırakıp çıksalar yukarı.

Bu yüzden isterler ki;

aşağıdakiler sonsuza dek

hep orada kalsınlar.

Çıkmasınlar yukarı.

Bir de, aşağıda daha çok insan olmalı yukardakilerden.

Yoksa durmaz tahterevalli.

Tahterevalli.

Evet, bütün düzen bir tahterevalli.

Liminal Space ve Psikolojik Etkileri

0

Liminal Space ve Psikolojik Etkileri: İnsan Neden Boş Alanlardan Korkar?

Günlük hayatımızda fark etmeden birçok kez liminal space (eşik mekân) olarak adlandırılan yerlere girip çıkarız. Boş koridorlar, terk edilmiş alışveriş merkezleri, gece yarısı boş bir otobüs durağı ya da uzun süredir kimsenin uğramadığı bir okul binası… Bu tür mekânlar, bazılarımız için sadece geçiş noktaları gibi görünse de, kimileri için derin bir huzursuzluk hissine neden olur. Peki, bu hissin kaynağı nedir? İşte liminal space korkusunun psikolojik yönü ve bilinçaltımızdaki yansımaları.

Liminal Space Nedir?

Liminal space terimi, Latinceden türetilmiş olup “eşik” anlamına gelir. Bu mekânlar, bir yerden başka bir yere geçişi temsil eder. Normalde alışık olduğumuz dinamik ve insanlarla dolu ortamların aksine, liminal mekânlar statik, boş ve garip derecede sessizdir. İşte bu “alışılmadık sessizlik”, insan psikolojisi üzerinde derin bir etki bırakır.

Bedenimiz ve zihnimiz, bu tür alanları tanımlamakta zorlanır çünkü alışık olduğumuz çevresel ipuçlarından yoksundur. Bu da içgüdüsel olarak bizi alarma geçirir.

Psikolojik Yönü: Liminal Space Korkusu Neden Oluşur?

İnsan psikolojisi, belirli düzenler ve tekrar eden kalıplarla kendini güvende hisseder. Ancak liminal mekânlarda bu ipuçları ortadan kalkar. Bu durum, beynimizin “bir şeyler ters gidiyor” şeklinde algılama yapmasına neden olur.

  1. Tanıdık Ama Yabancı (Uncanny Valley Etkisi)

Freud’un “Das Unheimliche” (Tekinsiz) teorisine göre, bir şey hem tanıdık hem de yabancı hissettirdiğinde rahatsız edici bir his uyandırır. Örneğin, alışveriş merkezinin gece yarısı bomboş olması. Beynimiz burayı tanır, ancak alıştığı kalabalık yoktur. Bu çelişki, huzursuzluk hissini tetikler.

  1. Yalnızlık ve Terk Edilmişlik Korkusu

İnsan doğası gereği sosyal bir varlıktır. Ancak liminal mekânlar yalnızlık hissini vurgular. Terk edilmiş bir bina, sessiz bir otel koridoru ya da boş bir oyun haritası, yalnızlık hissimizi pekiştirerek kaygıyı artırır. Evrimsel olarak, yalnızlık savunmasızlıkla ilişkilendirilir ve bu yüzden liminal alanlarda, bir şeyler bizi gözlemliyormuş gibi hissedebiliriz.

  1. Belirsizlik ve Kaygı

Bilinçaltımız, çevremizdeki dünyayı tahmin etmeye çalışır. Ancak liminal mekânlarda tahmin etme yeteneğimiz zayıflar. “Burada ne olacak? Neden kimse yok?” gibi düşünceler kaygıyı artırır.

  1. Paranoya ve Hayal Gücü

Sessiz mekânlar, zihnimizin boşlukları hayaletler, gölgeler veya bilinmeyen varlıklarla doldurmasına sebep olabilir. Beynimiz, boşluğu doldurma eğilimindedir ve tehdit algısını tetikler.

 

Popüler Kültürde Liminal Space Korkusu

Liminal space korkusu, modern kültürde özellikle korku hikâyeleri ve internet fenomenleriyle popülerleşmiştir. Backrooms (Arka Odalar) gibi internet mitleri, bu korkuyu yansıtan örneklerdir.

Valve oyunları gibi dijital ortamlarda da bu hissi deneyimlemek mümkündür. Half-Life’ın terk edilmiş laboratuvarları, Portal’ın izole test odaları ya da Team Fortress 2’nin oyuncusuz haritaları, liminal mekânların dijital yansımalarıdır.

Sonuç: İnsan Zihni Boşluğu Nasıl Doldurur?

Liminal space korkusu, aslında insan beyninin bilinmezliği tolere edememesiyle ilgilidir. Boş ve sessiz mekânlarda içgüdüsel olarak bir tehdit ararız. Ancak bu mekânları korkutucu yerine, zihinsel bir keşif alanı olarak görmek mümkündür.

Ama yine de, gece yarısı boş bir koridorda yalnızsanız, o hissi yok saymak pek de kolay olmayacaktır…

 

Yazar: Mert Yiğit KORKMAZ

 

Kaynakça: (PDF) The Liminal Space

 

Rock Müziğin Kökenleri

0

ROCK MÜZİĞİN KÖKENLERİ: ŞEHİRLEŞEN BLUES (URBAN BLUES)

Hatırlayacağınız üzere, geçen hafta Rock müzik yolcuğuna köklerine inerek başlamıştık ve köle olarak çalıştırılmak üzere zorla Amerika’ya getirilen Afrikalıların, verimli topraklarda acının, hüznün, umudun müziği Blues’u nasıl ortaya çıkardıklarına değinmiştik. Bu haftaki yazımızda da Blues’un nasıl şehirleştiğini inceleyeceğiz.

Afrikalıların kölelik kaldırıldıktan sonra bile zorlu yaşamlarının devam etmesi, güneyde makineleşmenin başlaması ve kuzeyde işçi açığının ortaya çıkmasıyla Blues, Afro – Amerikalılarla birlikte kuzeye taşındı.

ROCK MUZIGIN KOKENLERI SEHIRLESEN BLUES URBAN BLUES1 1 ROCK MUZIGIN KOKENLERI SEHIRLESEN BLUES URBAN BLUES3

Gerçekleşen Büyük Göç ile birlikte Afro-Amerikalılar, güneydeki ağır yaşam koşullarından kurtulup daha iyi bir hayat umuduyla kuzeye göç ettiler. Ancak, güneyde maruz kaldıkları ayrımcılık ve ötekileştirme burada da farklı biçimlerde devam etti.

Konut ayrımcılığı yasaları, Jim Crow politikalarının kalıntıları, sendika engellemeleri ve cam tavan uygulamaları, siyah Amerikalıların toplumsal ve ekonomik ilerlemesini sınırladı. Maddi imkanları olsa bile, daha düşük yaşam standartlarında yaşamaya mecbur bırakıldılar.

İş hayatında ise düşük ücretlerle, sağlık güvencesi olmayan, ağır ve tehlikeli işlerde çalıştırıldılar. Çoğu zaman haftada 60 saatten fazla mesai yapmak zorunda kaldılar, buna rağmen terfi ettirilmediler ve daha iyi pozisyonlara erişimleri engellendi. Konut ayrımcılığı nedeniyle iş yerlerine uzak, bakımsız mahallelerde yaşamak zorunda kaldılar ve yetersiz toplu taşıma sistemlerine bağımlı hale geldiler.

Öte yandan, Klu Klux Klan ve ırkçı gruplar, siyah nüfusun yerleştiği mahallelerde terör estirdi. Evlerini yaktılar, tehdit mektupları gönderdiler, katliamlar gerçekleştirdiler ve toplumsal boykotlarla ekonomik baskı kurdular. Tüm bu zorluklara rağmen, Afro-Amerikalılar hem şehir hayatına hem de kültürel miraslarına tutunarak direndiler.

“Bu dönemde yaşanan olaylarla birlikte Blues’un temaları da genişledi. Acı, hüzün ve umudun yanına adaletsizlik, alkol, işçi sınıfının mücadelesi, yalnızlık ve şehir hayatı eklendi. Yaşanan toplumsal eşitsizlikler, ırksal ayrımcılık ve ağır çalışma şartları müziğin ritmine de yansıdı; gitarlar daha agresif bir tını kazandı, derin bas notalar öne çıktı, tempolar ağırlaştı, vokaller sertleşti ve eko kullanımı yaygınlaştı. Artık Blues sadece hüzünden ibaret değildi-öfke, isyan ve başkaldırı da bu müziğin ruhuna işlemişti.

Kırsalın sessizliğinde ve sade ortamında yalnızca gitar ve vokal ile duygularını ifade eden müzisyenler, şehir hayatının kalabalığı ve gürültüsü içinde seslerini duyurabilmek için yeni enstrümanlar ve teknolojiler kullanmaya başladılar. 

Kırsal Blues, genellikle küçük topluluklara ve bireysel performanslara dayanıyordu. Çiftliklerde, köy meydanlarında, tarlalarda gitar çalıp şarkı söyleyen müzisyenler, genellikle küçük gruplar veya  solo performanslarla yetiniyordu. Bu ortamların sessiz olması, akustik gitar ve vokalin rahatça duyulmasını sağlıyordu.

Ancak, kırsaldan şehre geçişle birlikte şehir hayatının yoğunluğu ve gürültüsü müziğin duyulmasını zorlaştırdı. Bu nedenle müziği güçlendirmek için daha fazla enstrümana ihtiyaç duyuldu. Kontrbas, Piyano, Davul ve üflemeli çalgılar kullanılmaya başlandı, ancak bunlar sesin geniş alanlarda duyulmasını tam olarak sağlayamıyordu. Gerçek değişim, sesin yükseltilmesini ve daha güçlü duyulmasını mümkün kılan teknolojilerle geldi. Akustik gitar ve kontrbas, yerini elektrikli gitar ve elektrikli bas gitara bırakırken, vokaller ve enstrümanlar mikrofon ve amplifikasyon sayesinde daha geniş kitlelere ulaşmaya başladı.

Blues artık sadece küçük topluluklarda değil, barlarda, kulüplerde ve büyük dans salonlarında yankılanıyordu. Onun acı çığlığı şehir hayatının gürültüsüne karşı kendini duyurmayı başarmıştı artık.

*1910-1970 yılları arasında Amerika Birleşik Devletleri’nde gerçekleşen Afrikalı – Amerikalıların daha iyi yaşam şartları sürdürebilmek için gerçekleştirdikleri göçe verilen isimdir. Daha fazla detay için aşağıdaki linki inceleyebilirsiniz.

 Büyük Göç ABD 1910-1970 

 

KAYNAKÇA:

https://www.carnegiehall.org/

https://en.wikipedia.org/

https://tr.wikipedia.org/

Sakarya’da Yüksek Eğitim

0

Sakarya’da Yüksek Eğitimin Gücü: Geleceği İnşa Eden Bir Şehir

Sakarya Üniversitesi (SAÜ) ve Sakarya Uygulamalı Bilimler Üniversitesi (SUBÜ), Sakarya ilinde yer alan iki önemli yükseköğretim kurumudur. Her iki üniversite de farklı misyon ve vizyonlarla öğrencilere kaliteli eğitim sunmayı amaçlamaktadır. Bu haftaki yazımızda öğrenci şehri olma yolunda emin adımlarla ilerleyen Sakarya’nın yükseköğretim kurumlarını genel bir bakış açısıyla tanıyacağız.

Sakarya Üniversitesi (SAÜ)

SAÜ’nün temelleri, 1970 yılında kurulan Sakarya Mühendislik ve Mimarlık Yüksekokulu’na dayanmaktadır. 1971’de Sakarya Devlet Mimarlık ve Mühendislik Akademisi’ne dönüşen kurum, 1982-1992 yılları arasında İstanbul Teknik Üniversitesi’ne bağlı bir fakülte olarak eğitim vermiştir. 3 Temmuz 1992 tarihinde 3837 sayılı kanun ile Sakarya Üniversitesi olarak bağımsız bir üniversite statüsü kazanmıştır. 

SAÜ, akademik ve teknik altyapısını hızla tamamlamış; laboratuvar, eğitim ve sosyal hizmetler, internet altyapısı ve bilişim sektöründeki atılımlarıyla birçok üniversite için örnek olmuştur. Üniversitenin bünyesinde 13 fakülte, 2 yüksekokul ve 6 enstitü bulunmaktadır. 2024 yılı itibarıyla toplam öğretim üyesi sayısı 1.022 olup, toplam öğretim elemanı sayısı 1.633’tür. Ayrıca, üniversitede 36 araştırma ve uygulama merkezi faaliyet göstermektedir. 

 

Sakarya Uygulamalı Bilimler Üniversitesi (SUBÜ)

SUBÜ, 18 Mayıs 2018 tarihinde Resmî Gazete’de yayımlanan Kanun Hükmünde Kararname (KHK) ile kurulmuştur. Kuruluşundan önce Sakarya Üniversitesi’ne bağlı olan 1 enstitü, 6 fakülte, 1 yüksekokul ve 12 meslek yüksekokulu, SUBÜ bünyesine dahil edilmiştir. Üniversitenin temel amacı, uygulamalı mesleki eğitim sunmaktır ve Türkiye’de bulunan iki Uygulamalı Bilimler Üniversitesi’nden biridir. 

SUBÜ bünyesinde Lisansüstü Eğitim Enstitüsü, Sağlık Bilimleri Fakültesi, Spor Bilimleri Fakültesi, Teknoloji Fakültesi, Turizm Fakültesi, Uygulamalı Bilimler Fakültesi ve Ziraat Fakültesi gibi akademik birimler bulunmaktadır. Yüksekokullar arasında Yabancı Diller Yüksekokulu yer almaktadır. Ayrıca, üniversitenin farklı ilçelere dağılmış 12 meslek yüksekokulu bulunmaktadır. 

2023-2024 akademik yılı itibarıyla SUBÜ’de toplam 29.430 öğrenci öğrenim görmektedir. Bu öğrencilerin 4.000’den fazlası, 90’dan fazla ülkeden gelen uluslararası öğrencilerdir. Üniversitenin akademik kadrosu ise 657 kişiden oluşmaktadır. Bu kadronun %10,81’i profesör unvanına sahiptir. 

SUBÜ, uygulamalı eğitim modeliyle öğrencilere teorik bilginin yanı sıra pratik deneyim kazandırmayı hedeflemektedir. Bu kapsamda, 2022-2023 akademik yılında 3.100 öğrenci iş dünyasıyla buluşturulmuştur. Ayrıca, üniversitenin tüm bölümleri akredite edilmiş olup, Mesleki Eğitim Değerlendirme ve Akreditasyon Derneği (MEDEK) tarafından 83 program akredite edilmiştir. Bu sayede, SUBÜ, meslek yüksekokullarında programları akredite olan ilk üniversite olma yolunda ilerlemektedir. 

Her iki üniversite de Sakarya ilinin eğitim, kültür ve ekonomik hayatına önemli katkılar sağlamaktadır. Türkiye’nin dört bir yanından öğrenci çekme potansiyeline sahip Sakarya’da başta Serdivan ilçesi olmak üzere pek çok bölgede üniversite öğrencilerine rastlanılmaktadır. SAÜ, köklü geçmişi ve geniş akademik yelpazesiyle dikkat çekerken, SUBÜ uygulamalı eğitim modeliyle öğrencilerini iş dünyasına hazırlamaktadır.

Kaynaklar

https://www.sakarya.edu.tr/tarihce-s2.html

https://www.sakarya.edu.tr/sayilarla-sau.html

https://www.universiteler.net/universiteler/detay/sakarya-uygulamali-bilimler-universitesi

Yazan: Kenan Çoruh

Minimalist Yaşam

0

Huzura Erişmenin Yolu Minimalist Yaşama Geçişte mi Gizli?

Modern dünyada, tüketim toplumuna dönüştükçe yaşamımızdaki her şey daha karmaşık hale gelmeye başladı. Her geçen gün daha fazla eşya, daha dazla sorumluluk, daha fazla telaş içinde adeta kayboluyoruz. Ancak bu karmaşadan çıkma, daha sade bir yaşam sürdürmek aslında mümkün. Minimalist yaşam tam bu aşamada devreye giriyor.

Minimalizm, sadece eşya yükünü azaltmak değil, stresi, zaman kaybını da da en aza indirmek için vardır. Minimalizm, gereksiz her şeyden uzak durmayı savunurken,  yaşamımızda sadece gerekli ve önemli şeylere yer açmakla kazanılan bir alışkanlıktır. Minimalist yaşam sayesinde birey iç huzuru bulur, sakinleşir ve mutluluğa kavuşur. Şimdi gelin, birçok pozitif getirisi olan minimalist yaşam için gerekli olan şeylere birlikte bakalım:

Daha az alışveriş yapın: Alışveriş yapmaya çok sık çıkmayın. Alışverişe, sadece gezmek için dahi olsa çok fazla çıkmamaya özen gösterin. Çünkü bu sizin alma dürtünüzü her türlü tetikleyecek ve yine sonunda kendinizi bir şeyler alıyorken buluyor olacaksınız. Ama alışveriş merkezlerine uğrama sayınız ne kadar düşerse o kadar az gideriniz olmuş olacaktır.

Alışverişe giderken mutlaka ihtiyaçlar listesi oluşturun: Bu listeyi yapmak ve gerçek ihtiyaçlardan oluşan bu listenin,  asla dışına çıkılmaması gerektiği uyarısını kafada kodlamak, sizi gereksiz harcamalardan büyük ölçüde önleyecektir. O yüzden gerçekten evin ve sizin ihtiyaçlarınızdan oluşan minimal düzeyde bir liste hazırlayarak alışverişe gidin. 

Stokçuluktan kaçının: Ürün stoklamak, bir daha bu indirim gelmez diye o üründen birden fazla satın almak aslında minimalist yaşama en aykırı şeylerden birisi. Emin olun ki o indirim bir daha mutlaka geliyor ve siz ürün stoklayarak sadece bütçenize, elinize, beyninize fazladan yük bindirdiniz. Minimalist bir yaşama geçmek istiyorsanız, aynı üründen birden fazla almayı, gereksiz harcamalar yapmayı bırakmalısınız.

Evinizi ve dolabınızı sadeleştirin: Evinize şöyle bir göz atın. O evde olmasa da olur dediğiniz, aslında gözünüzü tırmalayan, gereksiz hangi eşyalar var? Bir vazo mu? Fazladan bir süs eşyası mı? Veya dolabınızda senelerdir giyinmediğiniz kıyafetleriniz mi var? Eminim son soruma birçok insan evet derdi. Birçok insan, genellikle de kadınlar, dolabında, bir gün belki giyerim diye belki etiketi bile koparılmamış onlarca eşya tutuyor. Bir gününüzü bu işe ayırın ve uzun süredir giyinmediğiniz, asla giyinmeyeceğinize inandığınız veya çok giyinip sıkıldığınız eşyaları ayıklayın. İsterseniz bunları çöpe atın isterseniz ihtiyaç sahiplerine bağışlayın. Dolabınızın yükünün azalmasıyla, siz de hafiflediğinizi hissedecek, yaptığınız yardımla da daha mutlu hale geleceksiniz, aslında bir taşla iki kuş vurmuş olacaksınız.

Sadece eşyaları değil gereksiz insanları da çevrenizden uzaklaştırmak minimalist yaşam gereksinimleri içinde: Daha sakin bir kafaya ulaşmak, daha huzurlu ve mutlu bir yaşam sürdürmek istiyorsanız, size kendinizden bile şüphe ettiren, size iyi gelmek yerine yük gibi gelen, etrafınıza negatif enerji saçan insanları hayatınızdan çıkarın. Emin olun ki bu sizi inanılmaz hafiflemiş, özgür ve güçlü hissettirecektir. 

Lidar Teknolojisi

0

LiDAR Teknolojisi: Görünmeyeni Görmek

Teknoloji dünyasında bazı icatlar var ki, hayatımızı daha güvenli ve verimli hale getiriyor. LiDAR da bunlardan biri! Peki, nedir bu LiDAR? Nerelerde kullanılır? Ve neden normal radarlarla karşılaştırıldığında daha avantajlıdır? Gelin, bu soruların cevaplarını birlikte keşfedelim.

LiDAR Nedir?

LiDAR, “Light Detection and Ranging” yani “Işık Algılama ve Uzaklık Ölçümü” anlamına gelir. Temelde, bir lazer ışını gönderip geri yansıyan ışığı ölçerek çevrenin detaylı bir haritasını çıkarmaya yarayan bir teknolojidir. Tıpkı bir yarasanın ses dalgalarıyla yönünü bulması gibi, LiDAR da ışık darbeleri kullanarak etrafındaki objelerin mesafesini ve şeklini belirler.

LiDAR’ın Çalışma Prensibi

LiDAR, lazer ışınları yayarak nesnelere çarpan ışığın geri dönüş süresini ölçer. Ölçülen zaman farkı, nesnelerin uzaklığını belirlemeye yardımcı olur. Bu süreç şu adımlardan oluşur:

  1. Lazer Işını Gönderimi: LiDAR sistemi, belirli bir dalga boyunda lazer ışınları yayar.
  2. Işığın Yansıması: Lazer ışını, nesnelere çarpıp geri döner.
  3. Sensörle Algılama: Geri dönen ışık, sensörler tarafından algılanır.
  4. Uzaklık Hesaplama: Işık hızına göre mesafe hesaplanır.
  5. 3D Haritalama: Elde edilen verilerle çevrenin detaylı üç boyutlu haritası oluşturulur.

LiDAR, kızılötesi veya görünür dalga boylarında çalışabilir. Lazer darbelerinin yayılma açısı ve yoğunluğu, sistemin hassasiyetini belirler. Modern LiDAR sistemleri, milyonlarca lazer darbesi göndererek oldukça detaylı veri toplayabilir.

LiDAR Nerelerde Kullanılır?

  1. Otonom Araçlar

Sürücüsüz araçlar, çevrelerindeki yayaları ve engelleri algılamak için LiDAR kullanır. Bu sayede yüksek hassasiyetle yol haritaları oluşturulabilir.

  1. Haritalama ve Coğrafi Bilgi Sistemleri

Şehir planlamacıları ve çevre bilimcileri, arazi haritalama ve değişiklikleri izleme için LiDAR’dan yararlanır. Deprem sonrası hasar tespiti gibi alanlarda oldukça kullanışlıdır.

  1. Arkeoloji

Yoğun bitki örtüsü altında kalan antik yapılar ve kalıntılar, LiDAR sayesinde tespit edilebilir. Amazon ormanlarında gömülü şehirlerin keşfedilmesi buna güzel bir örnektir.

 

  1. Tarım ve Ormancılık

Bitki örtüsünü analiz etmek, hastalıkları tespit etmek ve orman yangını risklerini değerlendirmek için LiDAR’dan faydalanılır.

  1. İnşaat ve Mühendislik

Büyük yapı projelerinde detaylı haritalama yaparak bina ve yol inşaatlarında hata payını azaltır.

LiDAR ve Radar Karşılaştırması

  • Daha Hassas Ölçüm: Milimetre seviyesinde yüksek çözünürlük sunar.
  • Üç Boyutlu Haritalama: Radar genellikle iki boyutlu veri sağlarken, LiDAR 3D haritalama yapar.
  • Küçük Nesneleri Algılama: Küçük engelleri ve detayları tespit edebilir.
  • Hızlı Veri Toplama: Işık hızında çalıştığı için gerçek zamanlı uygulamalara uygundur.
  • Hava Koşullarına Bağlılık: Radar, sis ve yağmurda daha başarılıdır, ancak LiDAR, düşük ışık koşullarında hassasiyet kaybı yaşayabilir.

Sonuç

LiDAR, geleceğin teknolojileri arasında önemli bir yer tutuyor. Otonom araçlardan haritalamaya, arkeolojiden tarıma kadar birçok alanda kullanılan bu teknoloji, çevremizi daha hassas ve ayrıntılı şekilde algılamamızı sağlıyor. Gelecekte LiDAR’ın daha yaygın ve erişilebilir hale gelmesiyle birlikte, hayatımızdaki rolü daha da artacak!

Yazan: Mert Yiğit KORKMAZ

Kaynakça: (PDF) A multi-source approach combining GEDI LiDAR, satellite data, and machine learning algorithms for estimating forest aboveground biomass on Google Earth Engine platform ,

(PDF) Continuous adiabatic frequency conversion for FMCW-LiDAR ,

(PDF) Ormancılık Uygulamalarında LiDAR Ölçmeleri ve Haritalama Üzerine İncelemeler ,

(PDF) Lidar (Light Detection and Ranging) Sensörlerin Tarımda Kullanımı

Renklerin Psikolojisi

0

Renklerin Psikolojisi: Hangi Renk Hangi Duyguyu Yansıtıyor?

Renkler ruh halimizi ve davranışlarımızı doğrudan etkileyen güçlü bir araçtır. Renklerin, bilinçaltımıza gönderdiği mesajlar ve bizde uyandığı duygular bilimsel olarak da kanıtlanmıştır. Günlük yaşantımızda maruz kaldığımız, etrafımızı saran tüm bu renkler, duygularımızı, davranışlarımızı hatta ilişkilerimizi bile etkileyebilir. Yazımızda renklerin psikolojisini keşfederek, hangi rengin hangi duyguyu yansıttığını ve bu renklerin nerelerde kullanıp kullanılamayacağına değineceğiz.

Kırmızı: Kırmızı aslında herkesin bildiği gibi aşkın, sevginin rengidir. Ama bir yandan kırmızı rengi, agresifliği de tetikler. Kırmızı; azmi, heyecanı, tutkuyu yansıtır. Kan basıncını ve solunumu hızlandırarak insanlarda hızlı karar alma gibi etkiler yaratabilir. Kırmızının uzmanlarca mutfaklarda kullanılması yanlıştır çünkü bu renk iştah arttıran bir etkiye sahiptir. Bu renk, oldukça dikkat çekici bir renk olduğu için reklamcılık, pazarlama ve iletişim gibi alanlarda kullanılabilir.

Mavi: Mavi, gökyüzü ve denizin rengidir, güven, sadakat gibi duyguları; aklı, bilgeliği, inancı temsil eder. İnsanlara sakinlik ve dinginlik vererek onları yatıştırır, daha huzurlu hissetmelerine sebep olur. Gökyüzüne ve denize rengini vermesinden de anlayacağımız üzere kişide tamamen saf duygular uyandırır. Mavi, aksine iştah kapatacağı için mutfaklarda kullanılabilir. Bu renk, temizlik hissi uyandırdığı için reklamlarda temizlik markaları tarafından sıkça kullanılır. 

Siyah: Bana kalırsa siyah, tamamen asaleti temsil eder. Ama psikolojide siyah renginin isyanı, saldırganlığı, gizemi, gücü, otoriteyi temsil ettiği vurgulanmıştır. Bazı toplumlarda siyah üzüntüyü temsil ederken yas dönemlerinde sıkça kullanılır. Bu yüzden yönetici, CEO, politikacı gibi kişiler, yaşamlarında sıklıkla siyah rengi kullanır. Ayrıca siyah renginin ince gösterdiği de bilindiği için kıyafetlere de oldukça tercih edilir.

Yeşil: Yeşil doğanın, ağacın, ormanın; yani, huzurun, umudun, canlılığın, yenilenmenin rengidir. Mavi gibi insana huzur ve güven verir. Bir tohumun filizlenip yeşillikler açması gibi insanda da yeni adımlara, yeni başlangıçlara dair umutlar vardır verir. Bu yüzden de iş dünyasında sıkça kullanılır. Bu renk, güven hissi yarattığından dolayı ticaret yapanlar arasında kullanılır. Huzuru yansıttığı ve güven ortamı sağladığı için ev dekorasyonlarında da oldukça fazla tercih edilir.

Beyaz: Beyaz rengi, saflığı, temizliği, zarifliği yansıtır. Siyah rengi gibi beyaz da asaleti temsil eder. Beyaz, içindeki diğer tüm renklerin dengesinden dolayı adaleti, tarafsızlığı çağrıştır. Huzur ve güven verdiği için gelinliklerde, doktor, öğretmen önlüklerinde tercih edilir. Beyaz rengi, bulunduğu mekanı daha geniş, ferah gösterdiği ve ışığı yansıttığı için evlerde, ofislerde, davet salonlarında da sıklıkla tercih edilir. Beyaz renk sürdürülebilirlik algısı yarattığı için pazarlama sektöründe de oldukça önemlidir.

Sarı: Sarı, sıcak renkler arasında en parlak olanıdır. Sarı rengi neşe, mutluluk enerji kaynağıdır, ayrıca özgünlüğü ve yaratıcılığı simgeler. Aynı zamanda sarı renk çekiciliği temsil eder. Tüm dünyada taksilerin sarı olmasının sebebi de dikkat çekmek amaçlıdır. Odaklanma ve dikkat becerileri üzerinde etkili olan sarı renk ders çalışma alanlarında da sıkça kullanılır.

Mor: Mor rengi lüks yaşamı gösterir, zenginliği ve gücü simgeler. Eski tarihe bakılınca da Ortaçağ Avrupası’nda mor, kraliyet ve soyluluğun en önemli rengidir. Mor, bilinçaltındaki korkuları açığa çıkarır. Öyle ki birçok intihar vakasında da intihar edenlerin çoğunun eşyalarının genellikle mor renkte olduğu görülmüştür. Aynı zamanda mor renk reklamcılıkta da sıklıkla kullanılır çünkü bu renk takım ruhunu, bilgeliği simgeler.

Rock’ın Köklerine Yolculuk: Blues

0

rock muzigin kokenleri blues 2“Rock ‘n’ Roll aslında modern bir isimle anılan Swing’dir. Nehir kıyılarında ve geniş tarım arazilerinde başladı, halk ezgilerinden etkilendi ve R&B’yi de içine kattı. Çocukları içine çeken asıl şey ritimdir – yıllarca duygusal şarkıcıları dinledikten sonra, dans edebilecekleri bir müziğe hasret kaldılar.  – Alan FREED

Alan Freed 1956’da söylediği bu sözle rock ‘n’ roll müziğinin kökenini ve içinde barındırdıklarını tam anlamıyla kısaca anlatıyor;

  1. yüzyılda Amerika Birleşik Devletleri’nin güneyine, milyonlarca Afrikalı zorla, geniş tarım arazilerinde köle olarak çalışmak için getirildi. 1865’te çıkan iç savaş sonrası köleliğin kaldırılmasına rağmen uzun süre sosyal ve ekonomik eşitsizliklere maruz kaldılar. Borç esareti sistemi adı altında, kölelik yasaklandıktan sonra dahi zorla geniş çiftlik arazilerinin sahiplerine çalışmaya devam ettiler. Sanayi Devrimi’nin gerçekleşmesiyle güneyden kuzeye kaçan Afro-Amerikalılar fabrikalarda çalışmaya, bunun sonucunda Blues ve Gospel gibi müzik türleri şehir ortamında gelişerek bugünkü modern müziğin temelini oluşturdu. 

Blues;

acıyı, hüznü ve umudu anlatan, isyan ve dayanıklılığı melodi ve ritimle birleştiren bir müzik türüdür. 17. yüzyılda tarlalarda çalıştırılmak üzere zorla getirilen Afrikalılar, bu ağır şartlar altında çalışırken acılarını, umutlarını, özlemlerini kendi ülkelerinden getirdikleri ritim ve melodilerle anlatmaya başladılar. Afrika’dan gelen geleneklerle batı müziğinin armonik yapısından doğan Blues, bulunduğu yere göre şekil alarak daha yeni ve daha farklı formlar edindi.

 

Amerika Birleşik Devletleri’nin güneyinde bulunan Mississippi Deltası, Afro-Amerikan tarım işçileri ve eski kölelerin yoğun olarak yaşadığı, geniş pamuk tarlaları ve tarımsal üretimiyle bilinen, Mississippi ve Yazoo Nehri arasında kalan geniş, verimli ve sulak bir alandır. Blues müziğinin doğduğu yer olarak kabul edilen bu geniş ve sulak alan, aynı zamanda Delta Blues’un da çıktığı yerdi. 

Delta Blues, Blues müziğinin en eski ve en saf formudur. Genellikle yalnızca gitar ve vokal ile icra edilir ve doğaçlamaya açık, ham bir yapıya sahiptir. Düzensiz ve sürekli değişen ritimlere sahiptir. Sert ve hüzünlü bir tınısı vardır; sert, içli ve ağlamaklıdır.  Zorlu yaşam koşulları, acı, isyan ve göç gibi temaları işler.

Country Blues, Geniş Mississippi Deltası’nın çevresindeki Teksas, Piedmont ve Georgia gibi kırsal bölgelerde ortaya çıkmış bir müzik türüdür. Delta Blues’ a kıyasla daha geniş bir alanı kapsar ve belirli bir coğrafi sınırı yoktur. Genellikle akustik performanslara dayanır ve kırsal yaşamın getirdiği özgünlük ve doğallıkla şekillenir. Bu bölgelerden çıkan sanatçılar, kendilerine özgü tarzlarını müziğe yansıtarak yorumlarını katarlar. Şarkılarında günlük yaşam mücadeleleri, sevinçleri, duygusal deneyimlerini işlerler. 

Sanayi Devrimi’nin gerçekleşmesi; güney eyaletlerinde makineleşmenin artması ve kuzey eyaletlerinde iş gücü ihtiyacının artması, Afro – Amerikalılara borç esaretinden kaçmak için fırsat oluşturdu. Sanayi Devrimi’nin ardından çıkan I. Dünya Savaşı sırasında, fabrikalarda çalışan beyaz işçiler askere alınınca, fabrikalar işçi açığıyla karşı karşıya kaldılar ve işçi aramaya başladılar. Güneyde halen baskı altında yaşayan siyahiler, kuzeyde daha iyi ücretler sağlandığı ve daha az baskı olduğu için kaçmaya başladılar ve 1916’dan itibaren yüz binlerce Afro – Amerikalı Chicago, Detroit, New York gibi kuzey eyaletlerine yerleştiler. 1920’lerde artık kültürel olarak daha özgürlerdi ve yeni müzik tarzlarını oluşturuyorlardı. 

Kaynakça: 

https://www.kumsaatiblues.com/

https://mozartcultures.com/

https://www.axe.com/

https://en.wikipedia.org/

https://tr.wikipedia.org/

Sıfır Atık Hayatına Geçiş

0

Sıfır atık hayatı, doğal kaynaklarımızı ve çevremizi korumak için daha verimli bir şekilde kullanmak adına atacağımız bir başlangıçtır. Sıfır atığı hayatımıza entegre etmek hem bizim için hem de geleceğimiz için büyük bir adımdır. Bu yaşam tarzını hayatımıza dâhil etmek için büyük değişikliklerden çok küçük değişikliklerle başlayabiliriz. IMG 20250226 WA0025

Alışveriş ve Plastik  

Alışveriş, insanların temel bir ihtiyacıdır. Alışveriş hayatında plastik kullanımı, sıfır atık hayatı için büyük bir önem arz etmektedir. Ülkemizde plastik kaynaklı atık kirliliğinin önüne geçilmesi amacıyla plastik poşetler 1 Ocak 2019 itibarıyla ücretli hale getirildi. Bu adımla birlikte son 6 yılda hem ülke olarak hem de bireysel olarak sıfır atık hayatımıza daha fazla yer aldı. Çok da yaygın olmasa da ambalajlar geri dönüştürülebilir hale gelmeye başladı; bu da plastik kullanımı azaltma yolunda büyük bir adımdır. Alışverişe giderken yanımızda bez torbalar veya geri dönüştürülebilir poşetler bulundurmak, plastik kullanımımızı en aza indirmeye örnek olacaktır.

  

Peki, sıfır atık hayatına nereden başlamalıyız? İşte bazı ipuçları:  

Sıfır Atığa Evde Başla  

Eğitimin evde başladığı bir hayata doğduk hepimiz ve sıfır atık hayatına da evde başlıyoruz. İlk olarak evimizde kullandığımız birçok eşyayı sadeleştirmeliyiz. Bu sadeleştirmeyi sürekli uzun süre kullanabileceğimiz eşyalarla yapmalıyız; diğer tek kullanımlık ürünleri hayatımızdan çıkarmalıyız. Örneğin, plastik poşetler yerine bez torbalar, cam veya metal ürünler kullanmalıyız. Yaşadığınız şehirde geri dönüşüm merkezleri varsa, bitkisel yağları, plastikleri, kıyafetleri, kâğıtları ve birçok ürünü geri dönüşüm çöplerine atabilir veya belediyelerin merkezlerine teslim edebilirsiniz. 

 

Gereksinimlerini Değiştir  

Sıfır atık hayatını benimsemek için kişisel hayatlarımızda birçok gereksinime ihtiyaç duyarız. Kullandığımız birçok ürünün yerine alternatif doğa dostu ürünler kullanmak hem bugünü hem yarınımızı iyileştirir. Bu ürünler şu şekildedir:  

  • Bambu ürünler  
  • Bez torbalar  
  • Metal ürünler  
  • Cam kavanozlar  
  • Bez yüz havlusu  
  • Doğal sabun  
  • Biyobozunur ürünler  
  • Bez makyaj pamuğu  
  • Geri dönüştürülmüş kâğıt ürünleri  
  • Yeniden kullanılabilir kahve filtresi 

Bu tarz ürünleri hayatınıza dâhil etmek, sıfır atık hayatına sizi dâhil eder ve çevreye duyarlı bilinçli birey olma yolunda yardımcı olur.  

Sonuç  

Sıfır atık hayatı, geleceğimiz ve dünya için küçük adımlarla büyük değişimlere yol açar. Evde, ofiste, alışverişte ve kişisel yaşamımızda yapacağımız değişiklikler, çevreye daha duyarlı bireyler olmamızı sağlar. Gelin hep beraber doğamızı koruyalım.